Ölüm mevsiminde varolmak…

Evet eylül doğumlu olmak yüzde 76′ya yakın bir ihtimalle başak burcu olmak demekti..
Yani incelemek,eleştirmek,yardım etmek,dikkat çekmek,yaşadığı herşeye sımsıkı bağlı olmak,
sık sık yaralanıp her defasında toparlanmak,yeniden başlayacak cesareti her zaman bünyesinde bulundurmakla
geçecek bi ömür demekti..Eylülde doğmak hüzün demekti..Duygusallık demekti..
Ölüm mevsiminde doğmak demekti..Yapraklar dökülürken
her şey ölüp toprağa karışırken doğmak demekti..Doğdum evet her şey yok olurken ben varoldum..
HACER YAVUZ

Ayrılık..

Yıllar nehre düşmüş yapraklar gibi mecburi yolculukların pençesindedir çoğu zaman bazen hiç başlamamak hayalleriyle avunmakta vardır ama yolculuk başlamıştır bir kere ve ucunun nerede olduğu meçhuldür.Bazen kıyalara tutunmak bir yerden karaya çıkmak ihtimal geçer yürekten fakat ayrılık yaydan çıkmıştır ve vedanın sine dağlayan pençeleri yakadan düşmeyecektir.gerçi şair kavuşması olan vedanın olmaz elemi ayrılık vaktinde yaşasam da cehennemi diyerek kendince tesellide soluklanmak niyetindedir lakin gidenlerin hiçbirinin geri dönmediği yolculukta akıbetin meçhuliyeti teselliyi ölçmekte insanı acziyetiyle baş başa bırakmaktadır. Güneş omuzlara ayrılık acısını gönüllere gurbet sızısını ve dudaklara veda tasasını bırakarak batmışsa ay mütebessim çehresiyle bu tabloya kendi rengini katar ve o an ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli dirhem ağır gelmişayrılık diyen gönül ehline teşekkür edesiniz gelir.Ayrılık gündeme gök taşı gibi düşmüş ve gidenin ardından kalanlar durmadan aylar geçer yıllar geçer gelmez sesin hasretin kalbimde lakin sen neredesin demeye hazırlanmaktadırlar.gidenin kalbi cam kırıklarıyla dolu ise kalanında gözlerini seyhan doldurmuştur sanki… Ayrılık hüzzam bir şarkının en lirik bestesini sıralar mısralara onda fettan haykırışların sığ kahkahaları yoktur tabloyu yaşanılır kılmak için dudaklardan taşan zoraki tebessümlere beyhude aldanmayalım o tebessümlerde gülerken ağlamanın asaleti gizlidir hep. Ayrılık başlı başına bir çığlıktır onu bir trenin düdük sesi bir otobüsün egzos gürültüsü veya limandan ayrılan bir martının üzüntüsü örtemez insanlar çok şey için yazılmaz yaşanır derler ama bunu ayrılık kadar başka hak eden ne ola ki ! Vakit tamamdır artık yolculuk başlamalı aslında hiç durmadı ki demek neyi değiştirir? Yolculuk başlamıştır artık karanlıkta mecalsiz sallanan eller öylece havada kalmıştır.Gözyaşları zoraki tutunur kirpiklere dudaklar depremdedir belki de dokunsan ağlayacak gibidir bazıları bazılarına dokunmaya da gerek yoktur güle güle git demesi kolaydır sadece oysa gülmek kimin nasibi olsun ki bu hengamede… Bizim payımıza hüzün düşmüştü yine şair hüzün ki en çok yakışandır bize derken neyi kastetmişti sorucu cevabını buluyordu gözlerimizde Uzun satırlar yazdık acılar üstüne Kısa satırlarda kaldı mutluluk Onu da parantezlere bıraktık Anlatamadığımız dertleri üç ünlemle bitirdik Yazamadığımız şeyleri soru işaretlerine bıraktık Mesela dedik kurduğumuz hayallere Umut dedik ihtimallere Sevda dedik can bıraktık uzattık boynumuzu pamuktan ipliklere Şair dağlarda gül hüznü var vakti gelmiş vedanın derken zaman ayrılığı büyütüyordu veda herhalde gönle vurulmuş en ağır darbedir acıyla imtihan edilmiş ızdırapla beslenmiş kahırla sulanmış bir gönlü ancak bir veda yerle bir edebilir.Yaşarken farkına varamadığımız nice mütevazi ayrıntı ayrılırken koskoca bir dağ olup bağrımızın başına oturuverir bin hatıranın nasılda filizlendiğini görürsünüz arkada kalan manzaranın çakır gözlerinde Uykusuz annesiz ve İstanbulsuz kaldığım ama yetişecek çiçeksiz kalamadığım günler hey anadolunun zeytin karası gözlerinde mağlubiyetten utanıp bakışlarını usulca üzerlerini çevirdiğim güzel insanlar hangi yöne baksam gözlerim aşina bir hatıra ile doluyor hangisinden başlayayıp hangisinde durup biraz ağlayayım hangisinin gözlerinden devşirdiğim hüzünleri anlatayım hangisinin ayaklarına kapanayım hangisinin gözyaşlarına dem vurayım hangisinin gönlüne sığan koskoca sevdaları anlatayım? Ne gönlümde takat ne kalemim de mecal var Ey şehir halitler gönderdim senden orhanlar emanet ettim topraklarına ve nice dostlar bıraktım yarınlarına ve bir akşam biten hikayemizden biraz hüzün biraz gurur ve birazda dostluk kaldı bana gitmek kaderimiz olunca arkada kalan hayalinin hasreti de kor oldu içimizde… Yangınlarımız alıp çıktık yollara bir of çektik önümüzdeki uzayan mesafelerden ürkerek yaşatmak için yaşamak düşüyor bize Hoşça kal ey şehir son gemi kalkıyor limanından bu akşam…

Asrevya

Susmaktan çok yoruldum. Artık bildiğin sesler hatırına konuş dilim… Vakit gecenin yarası… Gözümü açtım aydınlı niyetinde. Gündüzlere sığmayınca, geceyi kabullenir oldum. Gecenin en karanlık yerinden yarınlara aydınlıklar biriktirmekti amacım. Aydınlığı gecenin zifiri karanlığından biriktirmek, yarınlarıma karanlık ekmekti. Bildim; ama kulak ardı ettim. Ve geleceğimin portresine kara bir çerçeve biçtim. Bir ölümün ardından tutulan yaslara hep siyah eklenirdi. Ölü siyahla uğurlanırdı. Ben hangi yanımı öldürmüştüm, hangi yanımı her gün öldürdüm de bu denli siyaha büründüm? Oysa tüm bildiğim siyahlar aynı beyazla kurşunlanıyor. Ve cesedi hep beyazı gölgelenmiş bir kefenle son buluyor. Bir bir yok oluyorum. Yokluğum giderek “faili meçhul”lere sığınıyor. Kalabalık bir sokak ortasından, günün en aydınlık anında vuruluyorum; ama nedense tutanaklarda sadece “faili meçhul” kalıyorum. Pılımı pırtımı toplayıp saniyelerin gözüne çarpıyorum hece hece yalnızlığı. Saliseler geçiyordu üstümden, kruvazör niyetinde. Zamanı öldürmeye yelteniyordu içimdeki akrep. Oysa yirmi dört saatten yirmi dört yaraya ulamıştım dünyamı. Yirmi dördü de içimi yaktı… Bir bedende bir düzineyim Asrevya. Bir ruhta bin… Oyuncaklarla yaşama gülümsemek için geç bir zaman artık. Şimdi cümlelerle oynuyor beynim. Bu oyunda hep düşüp kalkıyorum. Her yanım yara bere… Her yanım vurgun… Tehlikeli bir oyunda ölüm kalım savaşı vererek mutsuzluk diziyorum. Dizgim hatalı, harflerim kırık… Kelimelerimin kapısı aralı… Her an yazıya dönüşmeyi bekliyor içimdeki ses. Ne konuşacak kadarım ne de susmaktan yanayım Asrevya… Kendime tek muhalifim ben. Tezatlardan tezat beğenmem kendime. Kendim varken en karşımdaki bile yandaşım olur. Bana karşı ben savaşından ölüm aklar beni. Ki hangi yanımı tutsam ölümün kucağıdır zaten. Bir savaşsa yamaçlarımdaki, biri yok olmalı biri kalmalı… İkisi de benim… Bana karşı ben… Ya ben ölücem ya da yine ben… bir yanım sadece sağ çıkacak bu mübarezeden. Ölüm ardında, ölüm tadından koşturup duruyorum Asrevya. Yok, mu musalla suretindeki kelimelerden tabut ören? Anlamı uzun olan bir cümle bulanıklığıyım. Hangi kelime beni özetleyebilir ki? Hangi dil lisanımı konuşur? Ne demeliydi ki içim bunca yanmışlığı üzerine? Herkese ve her şeye rağmen yalnız değilim yalanının ardına saklanıp koyu bir yalnızlığı yudumladığında, ne söylemeliydi? Onda acıyı dem tutturan hayatına mı kızmalıydı? Ya da bitmez tükenmez ağıtları mı diline dolamalıydı? Kimden başlamalıydı ağıt yakmaya? En suçlusu kimdi bozulan hayatımın? En suçlusu gidenler miydi? Gitmeyip acı çektirenler mi? Bir bilinmezlik üçgeni arasından oradan oraya savruluyorum Asrevya. Kendime sorduğum soruların bile cevaplarını bulamıyorum. Aşikâr değilim. Hafi bir ömrün kalıntılarını taşıyorum. Yine ben mi suçluyum Asrevya. Yoksa tüm konuşmalarımı çalıp bana sadece susmayı bırakanlar mı? Payıma bir son yazılmış. Ne kadar didinsem boş Asrevya… Öyle geçti ki vakit. Sen bile kurtaramazsın artık beni. Sen bile yarama merhem olmazsın Asrevya. Sen bile… Oysa hep senden sanmıştım acılar. Yokluğunla varlığın arasında sürüp giden ömrüme. Bir yok olup bir de var olduğunu ispatlamak adına yollara düşmüştüm. Bilmeliydim ki tüm şüpheler, tüm ispatlama düşleri varlığın olunca oluyordu Asrevya. Asrevya!..Geç bir zaman. Git desem gitmezsin belki şimdi. Ama gel desen ben de gelemem. Her şey için geç Asrevya. Yoruldum adına düşler biriktirmekten. Harflerin kalemime dolanmasın artık… Ki adımı unuttum adını yazmaktan… Yorgunum Asrevya… Sana susmayı kabullenecek kadar… Geç bir zaman. Artık düşme satırlarıma. Ki sen satırlarıma düştükçe ben acılara düşüyorum… Ki sen yazılınca ben siliniyorum…

O durmadan kaçıyor;
Sen ardından gitmiyorsan;

O günün her saatinde saklanıyor,
Sen yollara düşüp deli divane aramıyorsan;

O sana acıların en büyüğünü tattırıyor,
Sen bundan en yüce hazzı duymuyorsan;

Boşuna aldatma kendini,
Onu sevmiyorsun demektir.

Elindeki içki kadehinde,
Dudağındaki sigarada ,
Okuduğun kitapta,
Mırıldandığın şarkıda,
Söylediğin şiirde,
Gördüğün rüyada
Ve yaşaman icin
Ciğerlerine doldurduğun havada
O yoksa;
Onun vazgeçilmezliğini anlamamışsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Renkler onunla değerlenmiyorsa,
Örneğin; onsuz kırmızı kırmızılığının,
Mavi maviliğinin farkında değilse,
Beyaz yalnız o giydiği zaman
Güzelliğini haykırmıyorsa,
Sabahları onu görünceye kadar
Güneş doğmuyorsa
Ve onsuz gökyüzü geceleri
Aya, yıldızlara hasret değilse
Onu sevmiyorsun demektir.

Sokakta gördüğün her yüzde
Ondan birşeyler aramıyorsan,
Güzel bir manzara,
Hüzünlü bir musiki onu hatırlatmıyorsa,
Uykudan uyandığın zaman
Yaşamakta olduğundan önce
Onu hatırlamıyorsan,
Omuzlarına dökülmüş saçları,
Bir sis perdesinin ardında
Her zaman gülen,
Işık sacan gözleri
Aklına gelmiyorsa,
Durup durup avuçlarının
Sıcaklığını özlemiyorsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Dünyada yaşıyan öteki insanların
Senin için hâlâ bir değeri varsa ,
Ona karşı tutumunu
Toplumun köhne ve manasız
Kurallarına göre ayarlıyorsan
Ve açık açık
Sanki var olduğunu haykırırcasına
Sevgini söylemiyorsan;
Onu sevmiyorsun demektir.

Yok o senin icin
Herşeyden değerliyse,
Gözünü yumduğun anda
Onu görebiliyorsan,
O bütün şarkılarda,
Bütün şiirlerde,
Bütün resimlerde ise,
Ona muhtaç olduğunu
Söylemekten utanmıyorsan,
Senin içten ve büyük sevgine
Karşılık vermiyeceğinden
Korkmuyorsan,
Bütün bencil duygularından
Sıyrılabilmişsen
Onun için herşeyi,
Ama herşeyi yapacak gücü
Kendinde buluyorsan,
Her hali sana
Ayrı ayrı güzel geliyorsa,
Karşıisında kendini
Bir çocuk gibi hissediyorsan,
İstediği anda onun için
Ölebileceksen,
Onun için yaşıyorsan
Ve yine onun için
Bildiğin bilmediğin
Bütün düşmanlıklara
Karşı koyabileceksen,
O her geçen dakika
Sende biraz daha büyüyorsa
Ve kendi kendine bile
Çok sevdiğini bütün
Samimiyetinle,
İnanmışlığınla
İtiraf edebiliyorsan,
Bir gün o seni hiç,
Ama hic sevmediğini söylese bile ,
Senin sevginde azalma olmayacaksa
Ve ölünceye kadar onu aşkların
En olumsuzu ile sevebileceksen;
İşte o zaman
Onu seviyorsun demektir.

O sana sevmeyi,
Gercek aşkı öğretti.
Sen onu hep sevecek
Ve sevilmenin mutluluğunu tattıracaksın.

O , hiç sen olmasan bile,
Seni bir parça sevmese bile….

Vazgeçtim !!

Kaç gece yatağımda uykusuz

bir o yana, bir bu yana dönüp durdum

görmek için düşümde, hayalimde

duymak için sesini

kaç kere ellerim uzandı telefona

“aşkı oyun bilirsin sen, aklıma geldi..”

vazgeçtim

gezip durdum perişanlar gibi

kah sahillerde, kah cadde boylarında

hayal kurup sen diye

ağaçlara dağlara taşlara sarıldım

elleri güldürecektim halime

“ihanetin aklıma geldi…”

vazgeçtim

açıp ellerimi yalvardım tanrıya

bir defacık tutmak için ellerini

koklamak için saçlarını

adaklar adayacaktım evliyalara

“umursuzluğun aklıma geldi…”

vazgeçtim

kahırdan başka ne vardı sanki verdiğin

acılardan zevk alır hale getirmiştin

yine de görmek için seni, şeytana uyup;

bir daha bozacaktım yeminimi

“vedalaşmadan gidişin aklıma geldi…”

vazgeçtim

paylaştığımızı sandığım güzel günler hatırına

suçlu benmişim gibi af dileyecektim

gözlerine bakıp her türlü cezana razı olacaktım

boynumu büküp

bir daha gelecektim kapına,

“baskasını sevdiğin aklıma geldi…”

vazgeçtim

Mustafa KARAMELEK

Gelmem!

Şimdi “gel” deme hakkın yok senin.. O gün “kal” deseydin kalacaktım.. Demedin.. Şimdi “gel” de deme… Çok uzun cümleler kursan belki bu kadar hiddetlenmezdim.. Ama gel gör ki üç harfli bi sözcük yetiyor işte.. Bana “gel” deme.. Gelmem..

Aşık olmak?

ask-sizce-oldumu

Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin… Sokağa fırlayacaksın… Sokaklar da dar gelecek… Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi… Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü… Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin… Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan… “Önemli olan sağlık.” “Yasamak güzel.” “Bos ver, her şey unutulur.” Sen hiçbirini duymayacaksın… Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin… Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin… Hep ondan bahsetmek isteyeceksin… “Ölüme çare bulundu” ya da “Yarin kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp “Ne dedin?” diye sormayacaksın… Yalnız kalmak isteyeceksin… Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak… İkisi de yetmeyecek… Geçmişi düşüneceksin… Neredeyse dakika dakika… Ama kötüleri atlayarak… Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin… Gittiğin yerlere gitmek… Bu sana hiç iyi gelmeyecek… Ama bile bile yapacaksın… Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese,kaçacaksın… Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yasamak için direneceksin… Hayatinin geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin…. Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin… Herkesi ona benzetip… Kimseyi onun yerine koyamayacaksın… Hiçbir şey oyalamayacak seni… İlaçlara sığınacaksın… Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren… Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek… Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin… Uyumak zor, uyanmak kolay olacak… Sabahı iple çekeceksin… Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin… Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler… Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin… Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin Nafile… Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek… Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin… Her sıçrayarak uyandığında onun adini söylediğini fark edeceksin… Telefonun çalmasını bekleyeceksin… Aramayacağını bile bile… Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek… Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla… Yüreğin burkulacak… Canın yanacak… Bir daha sevmemeye yemin edeceksin… Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden… Onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutuşacaksın… Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için nefret edeceksin… Yasadığın şehri terk etmek isteyeceksin… Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek… Ama bir umut… Onunla bir gün bir yerde karsılaşma umudu… Bu umut seni gitmekten alıkoyacak… Gel gitler içinde yasayacaksın… Buna yasamak denirse… İşte Size Aşık Olmak!!!

Alıntıdır (kimin oldugunu bilmiyorm ama hoş bi yazı olmuş)

Luxus ‘Acayip Şeyler’ yapıyor

Müzik alemindeki duruşunu ‘…biz; son kalan kar birikintisini oynaşmaya mekan tutmuş iki çılgın kedi için çalarız yalnızca ve lakin herkes bundan sebeplenir….’şeklinde ifade eden Luxus, projenin nihai hedefini, eğlence olgusuna hipnotik bir boyut kazandırmak şeklinde açıklıyor ve ekliyor; “Bu, hani sakız gibi uzayan, ‘çalgıcı’nın artık ne çalacağını şaşırıp kendini upuzun doğaçlamalara verdiği, eski usül sokak düğünlerindeki kendinden geçmiş hissiyata deli gömleği giydirmekle eşdeğer bir durum; “Hipnotik Eğlence”…

İstanbul’da birçok mekanda verdikleri canlı performanslar ile büyük beğeni kazanan ve kendisine şimdiden önemli bir dinleyici kitlesi edinen Luxus, Alper Bakıner (Solo vokal ve keman), Kamucan Yalçın (Klarnet, Vokal), Ozan Akgöz (Akordiyon, Trompet), İsmet Kızıl (Perküsyon), Gökhan Barış Bölükbaşı (Gitar), Ömer Erciyes (Bas Gitar) ve Burak Beyrek’ten (Davul) oluşuyor.
İLK ALBÜM “ACAYİP ŞEYLER”
Albümde söz ve bestelerin Alper Bakıner’e ait olduğu altı Luxus şarkısı ve grubun neredeyse tüm canlı performanslarında yer alan Müslüm Gürses tarafından yorumlanmış Ömer Önder Güney bestesi “Yuvasız Kuş”, Tanju Okan’dan bu yana bir çok kez seslendirilen “Deli Gibi Sevdim”, Nesimi’nin “Haydar Haydar”ı ve “Katibim” güzellemesi bulunuyor.

ASKERDE “ÇAV BELLA”
Grubun vokalisti Alper Bakıner, Roll dergisinin bu ayki sayısında ilginç bir anılarını anlatıyor: “Biz bir de İzmit’te konser vermiştik grup olarak. “Senin eğlenceli bir grubun varmış, gelsinler, çalsınlar” dedi komutanlar, ben de çocukları özlemişim, dört kişi geldiler, ben yırtık pantolonla çıktım sahneye. Başta selam vermek dışında, tam Luxus sahnesi. Arkadaşlar içiyor, ben de aldım onlardan iki yudum. Çok beğendiler grubu, daha beteri, “Çav Bella” istedi komutanlar bizden. İki oldu, üç oldu, duymazlıktan geliyorum, ama “Sen ey partizan…” diye okuduk valla.