‘Hayat’ Kategorisi için Arşiv

h1

Ayrılık acısı

Aralık 6, 2008

“geçecek, üzülme. sana ne kadar hiç geçmeyecek gibi gelse de göreceksin geçecek” dediğinde bir dostun, gerçekten geçmeyeceğine inanışını ama onu bunları söylediği için ne kadar da sevdiğini hatırlıyorsun. geçiyor gerçekten, hiç geçmeyecek gibi dursa ve geçtiği kadarının daha çoğu bazen yeniden başlasa da..

sakladığım tüm sevgimi senin için çıkarmıştım sakladığım yerlerden. ve ortaya dökmüştüm. oysa öyle yapmamalıydım. baştan beri biliyordum.
II
yaptıklarımı, yaşadıklarımı, hayatımı basitçe anlatmayı hep severdim.
derin sandığım duyguların sığlığını, düşündüm sandığım şeylerin mutlaka daha önce düşünülmüşlüğünü, kendimi farklı sandığım tüm diğer insanlarla ne kadar da benzediğimizi anlatırdım durmadan. ne kadar da zevkliydi bu. öyle bir haz verirdi ki sorma, sanki bir eskrim kılıcını dürtmüşüm gibi gövdeme. sanki tüm beceremediğim şeylerin acısını alıyormuşum gibi. sanki olamadığım şeyleri yüzüme çarpıyor ve oldum sandığım şeylerin aslında bir hiç olduğunu hatırlatıyor gibi.
şimdi basitçe anlatmak istemiyorum ama. oysa en basitçe anlatabileceğim şey bu. tek kelimeye bile sığacak kadar basit birşey.
ama istemiyorum.
halimi karmaşık benzetmelerin içine koyayım da kimse anlamasın istiyorum. ben de anlamayayım bu yaşadığımı. bu yaşadığım gerçek olmasın istiyorum.
mesela toprağından sökülüp kamyona yüklenmiş bir ağacın hala toprak bulaşığı köklerinden bahsedeyim. kim bilir hangi başka bir yere dikilecek, hangi başka bir toprağa kök salmaya çalışacak, kim bilir belki tutacak belki tutmayacak, belki yeşerip belki kuruyacak bir ağaçtan bahsedeyim. ve sen anla. o köklerde kalmış toprağın ne olduğunu.
ya da başka şeylerden bahsedeyim. kırık bir daldan, su alan küçük bir gemiden, bardakla o geminin suyunu boşaltmaya çalışan küçük bir çocuktan ya da aslında koskoca bir kuyudan.. içi karanlık, büyük ve derin..
bir sürü şey söyleyebilirim. birsürü fotoğraf gösterebilirim şimdiye dair. ama aslında hepsi tek kelime. işte kimse onu söylemesin istiyorum.
III
rüyamda gördüm seni. tam uyanmadan önce. tüm yaptıklarını tekrarladın o 8-10 saniye içinde sanki. hepsini. rüyada da yaşanabiliyormuş bunlar. rüyada da sevilip, rüyada da üzülebiliyormuş insan. nefes nefese uyandım. sanki o 8-10 saniye boyunca hiç nefes almamışım ama kalbim 8-10 dakika boyunca hızlanmış gibi. bağıracaktım nerdeyse, nefesim olsaydı belki.
heryerde aklıma geliyorsun. bir acı tat bu. bir burukluk. otobüste, yatakta, bilgisayar başında.. hele birlikte olduğumuz yerlerde.. nasıl anlatayım, hatırladığın, hatırlamaktan utandığın, tekrarını istediğin, ama anında karşı çıktığın bir şey bu. gözümü kapatınca karşıma gelen yüzün.. her görüşte aşık olduğum yüzün… allahım..
tüm bunları yazmamam gerekiyor. seni kalbime gömmem gerekiyor. ama yapamıyorum.
aslında yaparım. daha kaç gün oldu ki.
“zaman. sadece birazcık zaman.”
IV
ne diyeyim..
düşündükçe tüm beynime bulaşıyor gibisin. her hücreye giriyor, hepsine bir fotoğraf bırakıyor, hepsine bir şeyler söylüyor ve sonunda sırtımdan itiyor gibisin bir boşluğun içine beni.
belki ben çok büyütüyorum. kaldıramadığım sadece birden böyle yüzüstü kalakalmak belki de. neler düşünüp neler söylerken birden hepsini susmak zorunda kalmak..
“gidenlerin ardında bıraktıkları boşluk ,neden her zaman varlıklarında doldurduklarından daha büyük oluyor?”
bilmiyorum.
nasıl bu noktaya geldik onu da bilemiyorum.
seni görmezden mi gelmeliyim, yoksa aklımda senden başka bir şey olamadığını kabul edip aklımdakileri yazmaya devam mı etmeliyim?
söyledikleri gibi aslında kimseye laf sokmaya hakkım yok. herkes kendi duyguları içinde kendi zorunluluklarını yaşıyor. ve yine söyledikleri gibi anlamak nefret etmeyi imkansız kılıyor.
yine de yazmak istiyorum. yazmak hasta mı eder beni yoksa artık kurtulur muyum senden bilmiyorum. ama bu işte..
eski hayatıma dönmeye çalışıyorum. annemin karnından seninle doğmadım sonuçta. ama sokağa çıktığımda kaybolmuş gibi oluyorum. otobüse bindiğimde boğazımda sürekli bir düğüm. cep telefonu elimde duruyor ama artık ne işe yarayacağını kavrayamıyorum. önceden ne yapardım ben bununla düşnmekten alamıorm kendimi…
filmler aldım. hepsi duruyor yatağın üstünde. sinemaya gitsem biliyorum yanımdaki koltuk daha çok üzecek beni.
senden önce yaptığımı hatırladığım bir şey var, yazmak. ama o da senden başkasına çıkmıyor artık..
.
V
şimdi bir yabancısın. bunu kabul etmek çok da zor olmamalı. ben bir yabancı değil miydim sanki sana bunca zaman boyunca?
ağır gelen çok şey var aslında. ama bunları söylemeye hakkım yok.
aldanmış olsam da. saflığıma yanmak zorunda olsam da. ve kabullenmek istemediğim bir sürü durumun içinde olsam da, artık yakınmaya hakkım yok.
seni merak etmemeliyim mesela. sen artık kendi yaşamın içinde, kendi mutluluklarını yaşıyorsun. bunu sana çok görmemeliyim.dostun dediği gibi ,ben artık kendi derdime yanmalıyım ve toparlanmalıyım.
işimi buldum, evimi tutuyorum. tam da beynimin ikiye yarıldığı, uykunun çatlayan başıma bir türlü girmediği, uyuşamadığım, unutamadığım, ağlamanın her türlüsüyle tanıştığım ve her şeyin bittiği o gecenin ardında oldu bunlar. sen çıktın. bir yanım yıkıldı, ama bir yanım yeniden kuruldu.
sanki böyle olması gerekiyordu. benim daha fazla salak rolünü üstlenmemem gerekiyordu. yeni sayfanın böyle açılması gerekiyordu. hayırlı olsun, sana da bana da yeni yaşamlarımız..
ve bu da sana yazacağım son şey olsun.

h1

BEN SANA MECBURUM

Kasım 25, 2008

brokenheart940ms4

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur

İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından

Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor

Eski zamanlardan bir cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun

Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun

Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor

Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin

Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Bu kurtlar sofrasında belki zor

Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Sus deyip adınla başlıyorum

İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

Hayır başka türlü olmayacak

Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İLHAN

h1

aşk

Kasım 13, 2008

elerimdekalbinjk72

Aşık olmak ve sevgiliye seslenmek, şiir yazmak, beste yapmak her yaşta ve her çağda mümkündür. Aşkın yaşı yoktur. Zaten aşık olmayanlar sevmesini de bilmezler. Ama aşkı bedenin ateşli arzularından ibaret görmek kadar aşka yapılacak başka bir tahkir ve tezyif de yoktur. İnsan her yaşta, her şekilde aşık olabilir ve bunun için aşağıdaki beyitte Fuzuli’nin dediği gibi, binlerce eza ve cefaya katlanabilir, hiç de öpülmeye layık olmayan elleri ve ayakları öpebilir, sevdiğinin hatırı için onların kapılarına yüz sürülebilir. Yunus’un, “ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” demesinin altında yatan sır da buradadır. Hayvan, yani yaşayan beden ölebilir veya aşksız yaşayan insanın hayvandan farkı olmadığı için ölse de bir şey fark etmez. Ama ruh bakidir. Seven ruh olduğu için, ruh ölmez. Çünkü ruh ölümsüzdür. Yine gerçekten sevenler için engellerin önemi yoktur. Tıpkı bir gülü koklamak için dikenlere katlanmak, onların batıp kanatmasını göze almak gibi.


Sevgili uğruna bir şeylere katlanmak da öyle. Bu çileli bir iştir. Ama neticede vuslat varsa buna değer. Seven bunu göze almalıdır. Çünkü bağcı, bir gül yetiştirmek için onunla beraber binlerce dikenin yetişmesine göz yumar ve aynı hizmeti onun için de verir. Kimse özel bir gayretle diken yetiştirmez. Ancak gül yetiştirmek için başka yol yoksa, dikenlerin yetişmesine de göz yummak gerekebilir ve hatta onlara da aynı hizmet götürülebilir. Bu da hiçbir şeye aldırış etmeden sevdiğini övmek, onun için şiirler yazmak, besteler yapmak da ayıp değildir. Aksine bunu ayıp görmek ayıptır.


“Yâr için ağyâra minnet ettiğim ayb eyleme

Bağbân bir gül için bin hâre hizmetkâr olur.”


Aşk, sevginin ileri derecesi, münteha noktası. Manevi, ruhani bir haz, bir lezzettir ki, onu tatmayan bilmez. Tadanlar iflah etmez. Hele bir de kavuşamazsa… en devamlı ve en güzel aşkın karşılıksız sevmek olduğunu söyleyenler varsa da, aşkın insani boyutunda karşılık, aşka vurulan bir cila, verilen bir mükafattır. Karşılıksız aşk, insanı öldürebilir. Eskilerin iflah etmez hastalar için; “Kara sevdaya mı tutuldun?” demelerindeki hikmet de bu olsa gerektir. Aşk, aşığı da maşuku da yakar, kavurur, külünü göğe savurur… “Aşkın beni del-eyledi / Yaktı yaktı kül eyledi. / Bir kötüye kul eyledi..” diyen de böyle biri olsa gerek…


Anlatılması da, yaşaması da zordur aşkın. Zira aşk, Bailey’e göre; “Dünyanın en tatlı mutluluğu ile, en derin acısından yaratılmıştır.” Doğrudur, çünkü aşk, insanın gönlüne düştüğü andan itibaren, hayatını baştan sona değiştiriyor, her şeyi alt üst ediyor. Ve Seyrani’nin dediği gibi, insanı perişan bir hale getirip bırakıveriyor; “Eski bir libasa benzer aşığın gönlü, / Söküldükten sonra dikilmez imiş.”

h1

BİR ADIN KALMALI…

Ağustos 7, 2008

Bir adın kalmalı geriye

Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde

Aynaların ardında sır

Yalnızlığın peşinde kuvvet

Evet nihayet bir adın kalmalı geriye

Birde o kahreden gurbet

Sen say ki ben hiç ağlamadım

Hiç ateşe tutmadım yüreğimi

Geceleri koynuma almadım ihaneti

Hele nihavend hele buse hiç geçmedi aklımdan

Ve hiç gitmedi bir topak kan gibi adın

İçimin nehirlerinden

Evet yangın

Evet salaş yalvarmanın korkusunda talan

Evet kaybetmenin o zehirli buğusu

Evet isyan

evet kahrolmuş sayfaların arasında adın

Sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı

Bu sevda biraz nadan

Biraz da hıçkırık tadı

Pencere önü menekşelerinde her akşam

Dağlar sonra oynadı yerinden

Ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca

Sen say ki yerin dibine geçti geçmeyesi sevdam

Ve ben seni sevdiğim zaman bu şehre yağmurlar yağdı

Yani ben seni sevdiğim zaman

Ayrılık kurşun kadar ağır gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın

Yine de

Bir adın kalmalı geriye

Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde

Aynaların ardında sır

Yalnızlığın peşinde kuvvet

Evet nihayet, bir adın kalmalı geriye

bir de o kahreden gurbet

beni affet

kaybetmek için erken

sevmek için çok geç

İbrahim Sadri

h1

Bir damla gözyaşım ben

Temmuz 5, 2008

Bir damla gözyaşıyım ben…

Bazen dile getirilemeyen kelimelerin sesiyim, bazen yoğun pişmanlığın diyeti, bazen de bir aşkın nefesi olurum, ama en çokta çocukların gözlerinde naz olurum annelere. Sessizliğin çığlıklarıyım aslında, anlatamadıklarınızı anlatmak isterim karşınızdakine. Eğer anlayabilirse…

Bir garipsiniz siz insanlar… Sevinir ağlarsınız, üzülür ağlarsınız, hasret çeker ağlar, kavuşur yine ağlarsınız. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde benim görevim başlar.

Aslında ağlayabilmek büyük bir nimettir ama siz utanırsınız. Ne zaman süzülsem gözpınarlarınızdan aşağıya doğru, bir telaştır alır sizi. Hemen başınızı başka yöne çevirir ve silersiniz beni ucuz bir kâğıt mendile. Bir anlasanız ki ağlamak taş kalpli olmadığınızı gösteriyor. Hâla insan olduğunuzu, hissettiğinizi, duygusuz olmadığınızı.

Bazen de gözpınarlarınızdan süzülmem, dışarı akıp ziyan etmem kendimi. Çünkü çok daha önemli bir görevim vardır. Bir zalimim kıvılcımını düşürdüğü, içerideki bir yangını söndürmek gibi.

Eğer bana inanmıyorsanız bir daha göz kapaklarınızın alev alev yandığı, boğazınıza bir şeylerin düğümlendiği, burnunuzun direğinin sızladığı zamanlarda dikkat edin bakalım gözyaşlarınızın istikameti neresi? En zor olanı da bu benim için…

Ağlamak zayıflık değildir. Ağlamanız gereken anlarda sıkmayın artık yumruklarınızı, tırnaklarınızı batırmayın avuçlarınıza, boğazınızdaki düğümleri yutkunarak gidermeye çalışmayın ve kaçırmayın buğulanan gözlerinizi başkalarından. Bırakın da süzüleyim yanaklarınızdan aşağıya usulca.

Bir damla gözyaşıyım ben, evin istenmeyen ferdi değil sizin bir parçanızım…